Saturday, June 23, 2007

kuresel ısınma

İnsanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor.Daha ayrıntılı açıklamak gerekirse dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor. Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlıyor.Ama son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi nedenlerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış gösterdi.Bilimadamlarına göre işte bu artış küresel ısınmaya neden oluyor. 1860’tan günümüze kadar tutulan kayıtlar, ortalama küresel sıcaklığın 0.5 ila 0.8 derece kadar artığını gösteriyor.
Bilimadamları son 50 yıldaki sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkileri olduğu görüşünde.
Üstelik artık geri dönüşü olmayan bir noktaya yaklaşılıyor.Hiçbir önlem alınmazsa bu yüzyıl sonunda küresel sıcaklığın ortalama 2 derece artacağı tahmin ediliyor.2007’nin de dünya genelinde kayıtların tutulmaya başlandığı son 150 yıllık dönem içinde en sıcak yıl olabileceği öngörüsü var.

Thursday, April 12, 2007

Türkiye budur

TGRT haber televizyonu ekonomi editörü, büyüme rakamlarının halka yansımadığı iddialarına karşı, HERKES’in altında yabancı otomobil olduğunu ve evlerde çifter çifter TV, bulaşık makinesi, buzdolabı vb. olduğunu iddia ediyor.
ATV televizyon haberlerine göre, bütün öğrenciler ve halk sömestri tatilinde ve hafta sonlarında kayak merkezlerine hücum ederek turizm tesislerini doldurmuş bulunuyor.
Geçmişte New York Ziraat Bankası’nda adına 50 bin dolarlık hesap açılan Devlet Bakanı Nafiz Kurt’un ifadesiyle “Ne olacak yani, bu para kapıcı da bile var.”
NTV yorumcusu ekonomistlere göre lüks içindeki hayatımız biraz durultmamız ve tasarruf etmemiz gerekiyor.
Sermaye sözcülerinin söylemindeki hepimiz, bütün, herkes sözcüklerine dikkat çekmek istiyorum.
Sanki ülkemizde milyonlarca insan açlık sınırının altında bir ücretle çalışmak zorunda değil. Ülkemizde milyonlarca emekçi, işsiz evine ekmek götüremeyecek durumda değil. 2.5 milyon kamu emekçisinin neredeyse yüzde 70’i yoksulluk sınırının altında ücret almıyor.
Sayıları üç yüz-beş yüz binle sınırlı insanı esas alarak lüks otomobil sahipliğini, plazma TV sahipliğini hepimize, herkese çevirerek ekonomik büyümenin halka yansıtıldığını iddia ediyorlar.
Milyonlarca emekçi kredi kartlarıyla borç harç yaşamlarını sürdürürken halkla alay eder söylemlerde bulunuyorlar.
Kapanan işyerleri, ödenmeyen çek, protesto edilen senetlerdeki olağanüstü artışlar gözden kaçırılırken, döviz kurlarına, ithalat vergisine bağlı büyüme rakamları, öne çıkarılıyor.
Milyonlarca emekçi açlık-yoksulluk sınırının altında gelirle, sadaka düzeyindeki asgari ücretle geçimini sağlamaya çalışırken yüzbinlerce üniversite mezunu genç asgari ücretle dahi iş bulamazken ekonomik büyümenin halka yansıdığı ve yaşadığımız lüks hayattan tasarruf etmemiz söylemi, göz boyamaktan, emekçilerle alay etmekten başka bir şey değildir.
Gerçekte kimlerin büyüdüğü, milyar dolar servet sahibi kişi sayısındaki artıştan, Hazine Müsteşarlığı’nın kayıtlarından, banka hesaplarından, şirket bilançolarından çok iyi biliniyor.
Patronlar kârlarına kâr katarken emekçilerin payına söylem düzeyindeki hepimiz, herkes, bütün sözcüklerinden başka bir şey düşmüyor.

Wednesday, April 11, 2007

Gelir Dağılımındaki Adaletsizlik ve Toplumsal Acitasyon




Birleşmiş milletlerin yayınladığı Human Development Report (Beşeri Gelişme Raporu)'a göre dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan % 20'lik bir nüfus, dünya gelirinin % 86'sına sahipken, en alt kademedeki % 20'lik nüfus ise dünya gelirinin sadece ve sadece % l'lik bir bölümüne sahiptir. % 13'lük bir gelir ise % 60'lık orta halliler tarafından paylaşılıyor.

Yine birleşmiş milletlerin bir alt kuruluşu olan FAO (Dünya Tarım Örgütü)' nün raporlarına göre dünyada aşırı beslenme ve aşırı tüketimin yol açtığı hastalıklardan dolayı ölenlerin sayısı, eksik beslenmeden dolayı ölenlerin sayısından en az iki kat fazladır. Yani birileri tabir caizse tıkına tıkına; birileri de acından ölüyor.

Dünyada insanlar arasında gelir dağılımı böylesine adaletsiz iken acaba ülkemizde durum nedir? Ne yazık ki Türkiye, Dünyada gelir dağılımı en adaletsiz olan ülkeler arasında yer almaktadır. En adaletsiz gelir dağılımı sıralamasında dünyanın 21. ülkesi olan Türkiye, aynı zamanda kapitalizmin en vahşi olarak uygulandığı bir ülkedir. Gelir dağılımı bizden daha adaletsiz olan ülkelere şöyle bir baktığımız zaman içersinde bulunduğumuz kümenin hiç de bize yakışmadığını üzülerek görüyoruz.

Dünyada Gelir Dağılımı En Adaletsiz Olan Ülkeler

1- Sierra Leone 11- Senegal

2- Brezilya 12- Meksika

3- Guatemala 13- Honduras

4- Güney Afrika Cumhuriyeti 14- Papua Yeni Gine

5- Paraguay 15- Mali

6- Kolombia 16- Dominik Cum.

7- Panama 17- Nijer

8- Zimbabve 18- Nikaragua

9- Şili 19- El Salvador

10-Lesotho 20- Zambiya

21- TÜRKİYE

Öte yandan gelir dağılımı diğer dünya ülkelerine nisbeten en adil olan beş ülke:

1- Avusturya

2- Danimarka

3- İsveç

4- Belçika

5- Norveç

şeklinde sıralanmaktadır.

Dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliği, asırlardan beri sınıflar arasında çatışmaya sebep olagelmektedir. Sözkonusu çatışmanın en büyük siyasi sonucu komünizmin doğuşudur. Sosyalizmi ekonomik model olarak kabul eden komünist rejimler, uygulandıkları ülkelerde, her ne kadar gelir dağılımındaki adaletsizliği asgariye indirdiler ama insanlığa saadet getiremediler. 1917'deki Bolşevik devriminden sonra, sosyalizm özellikle 1960'lı yıllardan itibaren dünyada yükselen değer olmaya başladı. Dünyada birçok ülke, sosyalizmin büyüsüne kapılarak ülkelerinde sosyalist ekonomik politikalar icra ettiler. Bu arada sosyalizmin önüne geçilemez yükselişi karşısında kapitalist ülkeler de sosyal politikalara ağırlık vererek kapitalizmi yumuşattılar. 1980'li yıllardan itibaren demokrasi ve liberalizm, diğer bir ifade ile serbest piyasa ekonomisi yeniden yükselen değer olmaya başladı.

Kapitalist bir ekonomik model benimseyen Türkiye'de sosyal güvenlik kurumları ve uygulamaları Batı Avrupa ülkelerindeki gibi sağlam ve bütün toplumu içine alacak şekilde yaygın olmadığından, gelir dağılımındaki adaletsizlik çok daha acı verici bir biçimde hissedilmektedir.

Gelir dağılımı, yukarıda arz ettiğimiz kötü durumda iken azınlığın azınlığı olan haramzâde bir kesim, milletin sırtından kazandıkları paraları akla hayale gelmeyen çılgınlıklarla harcıyorlar. Medyamız ise bunları magazin haberleri adı altında fakir fukarayı tahrik edercesine yayınlıyor. Bu tahrikin sonucu hiç de hayırlı olacağa benzemiyor. En ücra köydeki vatandaşın evine kadar televizyon kanalları vasıtasıyla ulaşan bu maskaralıklar toplumsal bünyede büyük yaralar açar. Servet sahibi olmak güzel de servet gösterisi çok çirkindir.

Eskiden beri bu ülkede standartların altında yaşayan, kıt kanaat geçinen insanlar olagelmiştir. Ne var ki şimdi durum farklıdır. Eskiden fakir insan, evinin sessiz tenha bir köşesinde ekmek ve soğandan oluşan yemeğini yiyor üzerine de köyünün soğuk suyunu içip şükrederek yatıyordu. Artık durum çok farklılaştı. En ücra köye televizyon ulaştı. Hemen hemen ülkede televizyonu olmayan aile yok artık. Televizyon, dar gelirli veya gün ekmeğine muhtaç insanların evine neon lambalarının süslediği şatafatlı bir dünya taşıyor. Rahat para kazanan, kazandığını akla hayale gelmeyen çılgınlıklarla harcayan, azınlığın azınlığı olan haramzâde bir gürûhun maskaralıkları, ne yazık ki ülkenin geçim sıkıntısı altında inleyen insanlarına magazin haberleri adı altında takdim edilmektedir.

Ülkede bir kısım insanlar kullanacakları aleminyum tabak bulamazken sosyetemiz tavernalarda stres atmak için adam boyunda porselen tabak kırıyor.

Sonradan görmelerin beş yıldızlı otellerde yapılan düğün nişan gibi merasimleri tam anlamıyla servet gösterisine dönüşüyor, dolarlar marklar havada uçuşuyor. Tam gözlerimiz bunlara alışmışken, toplumda bu çiğliklere karşı bir kanıksama meydana gelmeğe başlamışken bu sefer eğlence yerlerinde bir peçete rezaleti çıktı. Büyük paralarla satın aldıkları peçeteleri ortalığa saçan jet sosyetemiz artık bu günlerde bundan da bıktı şimdi ceket, masa örtüsü yakmağa başladı.

Yıllar önce şair Necip Fazıl, bir şiirinde toplumdaki sosyal adaletsizliği şu dizelerde hicvediyordu:

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;

Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Eğer Necip Fazıl şimdi yaşıyor olsaydı kim bilir neler söylerdi. Sözkonusu durum tam anlamıyla halkın sefaleti ile alay etmektir. Tavernacı bir anlayışla televizyon yayını yapan birçok kanalımız maalesef, birbirleriyle yarışırcasına sözünü ettiğimiz iğrenç görüntüleri vatandaşa ulaştırmak için adeta büyük fedakarlıklarda bulunuyorlar!

Haksız kazancın, devleti soyma ve dolandırmanın, hileli yollarla ihaleler almanın, özel bankalar kurup bunların içini boşaltmanın, tefeciliğin, ekonomik mafyacılığın, rüşvet ve iltimasın yaygın olduğu ülkemizde ne yazık ki tam bir korrupsiyon hali yaşanmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakan olduğu günlerde kendisiyle yapılan bir televizyon mülakatında, ülkedeki yolsuzlukların sebebi sorulmuştu. Sayın Demirel kendisine has olan üslubuyla "Bakınız bir ülkede enflasyon, korrupsiyonu; korrupsiyon ise acitasyonu doğurur " şeklinde cevap vermişti.

Bilindiği gibi korrupsiyon her türlü yolsuzluk, rüşvet ve yozlaşmanın genel adıdır. Bir ülkede korrupsiyonun yaygınlaşması gerçekten de ardından acitasyonu, yani toplumsal tahrik olayını getirir. Atalarımız boşuna mı "Biri yer bir bakar, işte o zaman kıyamet kopar" demişler. Burada sözü edilen kıyamet, bildiğimiz ahir zaman kıyameti değil. Büyük Fransız ihtilali , Bolşevik ihtilali, Anadolu'daki Celali isyanları, hatta patrona Halil İsyanı kıyamet değil de neydi?

Kedinin gözünün önüne ciğeri teşhir edip sonra da kedi ciğeri niye yedi diye şikayete kimin hakkı vardır? Servet gösterisi ile toplumu tahrik edenler, bunun faturasını er geç öderler.

Yıllar önce merhum Burhan Felek'in bir yazısını okumuştum. Yazar söze başlarken "Kim haksız?" diye soruyordu. Yıl 1978, herşeyi temin etmek için kuyruklara girdiğimiz yıl. İki üniversite öğrencisi Et-Balık Kombinası'nın bir satış mağazasının önünde 1 kilo kıyma almak için kışın dondurucu soğuğunda herkes gibi kuyrukta bekliyorlar. Satış elemanlarına bolca bahşiş veren, tuzu kuru bir hanımefendi, pahalı kürküne bürünmüş, kucağından köpeği ile birlikte adeta sıradakileri görmezlikten gelerek daha önce telefonla verdiği siparişi almak üzere bankoya yaklaşır, paketini alır, parasını öder ve kuyruktakilerin itiraz ve homurtuları arasında uzaklaşır. Birkaç adım gittikten sonra tekrar dönen hanımefendi fifisinin pek sevdiği böbrekleri sipariş etmeği unutmuştur. Bu, artık bardağı taşıran son damladır. Kuyrukta bekleyip de köpek kadar önemsenmeyen üniversite öğrencilerinden biri hanımefendiye yanaşır fifisini boynundan yakaladığı gibi caddenin ortasına fırlatır. Yoldan geçen bir araba acı fren yapar ama geçtir. Fifi ezilmiştir. Hanımefendi, saçını başını yolarken üniversiteli iki genç kaçmıştır. Şimdi Burhan Felek gibi biz de soruyoruz, "Kim suçlu?"

Üniversiteli gencin yaptığını onaylamak elbette mümkün değildir ama hukuki tabir olarak "olayda ağır tahrik vardır" demekten de kendimizi alamıyoruz.

Küçük suçları işleyenler cezalandırılırken, tonla çalanlar ülkenin itibarlı insanları gibi muamele görürse, görüyorsa bu da toplumsal tahrikin bir başka çeşididir. Yazımıza Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bendi'ndeki mısralarla son verelim;

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz

Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir.

Yani milyonla çalan, itibara dayalı olarak başı dik gezerken birkaç kuruş çalanın cezası kürek mahkumluğudur.

Friday, April 6, 2007

MEHTAP TV 1. ULUSLARARASI KISA FİLM YARIŞMASI

SON GÜN : 30 HAZİRAN

kisafilm@mehtap.tv

Resmi büyük görmek için tıklayın!

Kayıt Formu

MEHTAP TV 1. ULUSLARARASI KISA FİLM YARIŞMASI

Türk medyasında yeni bir soluk olarak yayın hayatına başlayan Mehtap Tv ‘Bir Kültür Kanalı’ sloganıyla önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.
Bu anlamda özellikle kültür/sanat aktiviteleri konusunda gençlere imkan sağlamayı amaçlayan kanal şimdi de amatör sinema tutkunlarına kaçırılmayacak bir fırsat sunuyor. 2007 yılı itibariyle ilki düzenlenecek olan Mehtap Tv Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda ‘ödül’ sahibi olmak ve eserlerini ekranda görmek isteyenleri kamera başına geçmeye çağırıyor.

*Jüri tarafından değerlendirilecek eserlerden ilk üç dereceye girenlerlerle birlikte 5 adet de mansiyon ödülü verilecektir.
*Eserler en az 3 en fazla 20 dakika olacaktır.
*Yarışmada bu yıl konu sınırlaması yoktur. Konular eser sahipleri tarafından belirlenebilecektir.
*Kamu ahlakına zarar verici ve kişi haklarını rencide edici nitelikteki eserler yarışma dışı tutulacaktır.
*Yarışmaya ilk kez bu organizasyona sunulmak amacıyla çekilen filmlerin yanı sıra daha önce benzer yarışmalara katılmış eserler de katılabilecektir.
*2007 yılından önce kurgulanmış eserler de yarışma da yer alabilirler.
*Yarışmaya aynı yönetmen tarafından çekilmiş birden fazla eserle de katılmak mümkündür.
*Yarışmaya katılacak olan eserler sinema filmi (8 mm, 16 mm,35 mm) ya da video bant tabanlı (Video 8, DVCAM,MİNİ DV, DVC PRO,DVC- HD, BETACAM-SP,BETACAM-SX, BETACAM-DİGİTAL, BETACAM HD vb) çekilmiş olabilir.
*Jüri tarafından derecelere layık görülen eserlerden uygun görülenleri Mehtap Tv Kısa Film Kuşağında da yayınlanabilecektir.
*Ön değerlendirmeyi geçen eserlerle ilgili olarak yarışmacılarla görüşülerek yayın/gösterim haklarına dair işlemler tamamlanacaktır.
*Yarışmaya son katılım tarihi 30 Haziran 2007 tarihi olarak belirlenmiştir.
*Kurgulanan eserler 2 adet DVD kopya ve irtibat/kişi bilgileriyle birlikte ilgili adrese ulaştırılacaktır.
* Jürinin değerlendirmesini tamamlamasının ardından ilk yayın döneminde(Eylül/Ekim) ödüller açıklanarak sahiplerine takdim edilecektir.


KISA FİLM JÜRİSİ:
- Mustafa Şevki DOĞAN (Yönetmen)
- Ali Murat GÜVEN (Sinema Eleştirmeni)
- İhsan KABİL (Sinema Eleştirmeni)
- Nihal Bengisu KARACA (Sinema Eleştirmeni)
- Murat KESGİN (Mehtap Tv Genel Yayın Yönetmeni)
- Mehmet ÖZKUNDAKÇI (Reklamcı - Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi)

ÖDÜLLER :
1 - 6000 YTL
2 - 4000 YTL
3 - 2000 YTL
4 - Mansiyon: 1000 YTL
5 - Mansiyon: 1000 YTL


POSTA ADRESİ : Mehtap TV , Ferah Mahallesi.Reşatbey Sokak.No: 12 PK: 34692 Büyük Çamlıca / ÜSKÜDAR / İSTANBUL.
Telefon: 0216- 344 85 70 Dahili Numaralar: 1113- 1223-1287-1229

Sunday, April 1, 2007

GÜNLÜK

Yücel Sarpdere-sarpdere@gmail.com
Darbe neden yapılamadı
Normal olarak bizde şimdiye kadar çoktan bir darbenin yapılması gerekirdi.
60 darbesi.
70 darbesi.
80 darbesi.
Çıktık açık alınla her on yılda…
Tamam, arada 28 Şubat falan oldu.
Ama harbi darbelere alışık yurdumuzda böyle hafif yoklamalar darbeden sayılmazdı.
Sanıyoruz başkalarını da sıkıntı bastı!
Ortalığı darbe söylentileri kapladı.
Ortalıkta dolanan yazılar için, yapılmamış darbelerin hatıratlarıdır…
Olmamış darbenin davası olmaz denilip es geçilebilir.
Ama hayır!
Mesele es geçilecek cinsten değildir.
Çünkü olmamış darbe hatıratları aslında, eski darbe sana söylüyorum, yeni darbe sen anla mealindedir!
Ya da…
İşe tersten bakarsak…
Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi sivil darbecilerin askeri darbecileri köşeye sıkıştırma…
Tecrit etme…
“Demokrasi” adını kullanarak…
Ya da “demokrasicilik oyunuyla” saf dışı etme çabalardır!
***
Zaten ampulün AB merakı önünü açmak için sarıldığı taktiksel dayanaktan başka bir şey değildi.
Merkezi yapı ne kadar zayıflar…
Taşlar ne kadar yerinden oynarsa o kadar iyiydi!
Nitekim o eski heves sönmüş…
Kendileri açısından yeterince yol alınmış gibiydi.
Ve yine şimdilik koşulları fazla zorlamamak…
İşin bir kısmını da başka “dayanışmacı dostlara” bırakmak gerekirdi!
Nitekim o “dayanışmacı dostlar” devreye çoktan girmiş…
Ortalığa saçılan andıçlar…
Darbe hatıratları derken karşı tarafın kolunu kanadını kırma işlemini “başarıyla” uygulamaya başlamışlardı!
Ama burası Türkiye’ydi.
Dengeler her an değişebilirdi.
Dengeleri değiştirecek yegane güç ise Amerika’nın “asil ihtiyaçlarında” gizliydi!
Ortalığa düşürülen hatıratların ne kadarı doğru ne kadarı yalan orası ayrı bir şeydi.
İki kez darbe yapılmaya niyetlenilmiş ama gerçekleşmemişti.
Koşullar mı uymamıştı?
Amerikan desteği mi alınmamıştı?
Birlik mi sağlanamamıştı?
Hayır!
Bunların hiçbiri neden değildi.
Darbe türkülerini söyleyecek şarkıcı üzerinde karara varılamamıştı.
Bir kısım darbeci, Hasan Mutlucan demiş…
Bir kısım, Tolga Çandar da fena değil diye diretmiş.
Anlaşılan o ki, bir kısım darbeci de ikisini de yeterli bulamamış, yeni aday arayışına girmiş, bu sırada zaman da geçmişti!
Darbeci çoktu.
İstenilen ses kıvamında darbe türkücüsü yoktu!
İşte darbe bundan olmamıştı!



Tuesday, March 13, 2007

GÜNLÜK

Sarpdere-sarpdere@gmail.com
Bir çocuk daha düştü çukurdan içeriye. Son bir ayda dördüncü çocuktu. Kocaeli, Ağrı, İstanbul… Ve son olarak da Adana. Düştüler ve öldüler. Ondan öncekiler de vardı. Arabasıyla uçanlar… Çukuru görüp de kaçamayanlar… Düşecekken son anda kurtulma şanısın yakalayanlar. Ve o çocuklar gibi yakalayamayıp yakalananlar. Sonra tartışmalar başladı. Çukuru kim açmıştı? Sorumluluktan kim veya kimler nasıl kaçmıştı? Kim açtığı çukurları kapamamıştı? Çukurlar çocuklara düşman mıydı? Bu çukurları ne yapmalıydı? Ağzını kapatıp ta mı saklamalıydı… Etrafını çevirip de mi saklamalıydı? İstanbul Belediyesi açıklama yapmıştı: Sorumlu müteahhide kısıtlamalar getirilecekti… O firma birkaç zaman ihalelere giremeyecekti. Yok, hayır pardon; Kazandıkları bir ihale vardı, onu yürütecek, sonrasındakilere giremeyecekti. Ne de olsa burası hukuk devletiydi: “Kazanılmış haklara” müdahale edilemezdi! Kurcalanınca anlaşılmıştı: Söz konusu firma trilyonluk ihaleler almıştı. *** Sonra firma yetkilisi, çukura dikkat etmeyen çocuğun sorumluluğunu hatırlatmıştı! Onlar vicdanen ve cüzdanen rahattı. Yasağa gelince. Komik yaaa. Herkes çok iyi bilirdi bu türden kamusal ihalelere aynı firma bir kaç değişik isimle girer, sonra açık arttırma ya da eksiltmede kendi aralarında çok fena rekabet yapıp ihaleyi alırdı. Yani zar onlardaydı. Ve zarın her yanı altı noktalıydı. Nasıl atarsa atsın onlar daima düşeşi kazanırdı. Ne yapsınlar işte, kısmetli adamlardı! Şöyle bir bakın çevrenize; En çok ne görüyorsunuz? Kaldırım sökmeler… Kaldırım taşı döşemeler… Kırılan asfaltlar… Dökülen asfaltlar… Durmadan gidip gelen makineler… Yıkılan ve dikilen üst geçitler, alt geçitler, viyadükler, köprüler… Ve yine bakınız: Kaç on yeni müteahhit türedi şehrinizde? Kaç bin yeni işbilir, işbitirir kapkaççı türedi? Ve kendimize soruyoruz: Bu memleketin kaynakları nereye gidiyor? Neden borçlar büyüyor? Neden ekonomi ha bire düzeliyor da... Halk fakirleşiyor? Ve neden açılan çukurlar da birileri zenginleşiyor da… Çocuklar ölüyor? Memleket çukurun içinde… Biz gırtlağımıza kadar çukurun ortasındayız.

Angola IMF'ye resti çekti

13 Mart 2007
A.A.
Afrika'nın yoksul ülkelerinden Angola, Uluslararası Para Fonunun (IMF) yardımına ihtiyacı olmadığını bildirdi.Angola'da yayımlanan Journal de Angola gazetesinin haberine göre, Maliye Bakanı Jose Pedro de Morais, IMF'ye gönderdiği mektupta, “IMF'nin hazırlayacağı bir ekonomik programın Angola'nın şu ana dek sağlamış olduğu ekonomik ve sosyal istikrarın korunmasına yaramayacağını” belirtti.Angola hükümetinin IMF'nin verilecek kredileri siyasal reformlar yapılması şartına bağlamasından rahatsız olduğu kaydediliyor. Gözlemciler, yıllarca dünyanın en yoksul ülkeleri arasında sayılan Angola'nın ülkeyi çöküşün eşiğine getiren iç savaşı sona erdirdikten sonra, başlıca ihraç ürünü olan petrolün uluslararası fiyatlarının yükselmesi ve özellikle Çin olmak üzere üçüncü dünya ülkeleriyle kurduğu elverişli mali ilişkiler sayesinde Batıya bağımlılıktan kurtulmaya başladığını bildiriyorlar.

Saturday, February 24, 2007

108 trilyonluk skandal

108 trilyonluk skandal
Elif Görgü

İETT’nin Ayazağa Garajı’nın özel sektöre 10 yıllığına devretme ihalesinde 108 trilyonluk liralık skandal ortaya çıktı. 15 Şubat 2007’de üçüncü kez ertelenen ihale dün İETT Genel Müdürlüğu’nde gerçekleştirildi. Dört firmanın teklif vermesiyle yapılan ihalede şartnamenin değiştirildiği ortaya çıktı. Değişikliğe göre ihaleye 10 yıl için yaklaşık 120 trilyon lira bedel ödemesi gereken firma sadece 12 trilyon TL ödeyecek. İhaleyi alan firmanın yılda 60 trilyon lira kazanacağı tahmin ediliyor. Tüm Bel Sen 4 No’lu Şube Başkanı Halim Gürbüz , “Değiştirilen şartname ile peşkeş üstüne peşkeş eklenmiş oldu” dedi.
Bir kelimenin bedeli 108 trilyon
Eski şartnamede “toplam yıllık hat kira bedeli” 12 milyon 32 bin 334 YTL (yaklaşık 12 trilyon ) iken yeni şartnamede “yıllık” sözü çıkartılarak toplam 10 yıllık hat kira bedeli 120 trilyon olması gerekirken, 12 trilyona indirildi.
Aynı şekilde eski şartnamede “araç başına yıllık kira bedeli” 26 bin 738 YTL (yaklaşık 27 milyar TL) iken, yeni şartname de yine “yıllık” ifadesi yer almadı. Böylece ihaleyi alan firma 10 yılda araç başına hat bedeli olarak 270 milyar ödeyecekken, bu miktar 27 milyar TL’ye düşürülmüş oldu. Şartnamede bir tek 10 milyon 698 bin 912 YTL (yaklaşık 10 trilyon 700 milyar) olarak belirlenen “yıllık garaj kirası bedeli”nde değişiklik yapılmadı. Yeni şartname de bu kısımdaki “yıllık” sözü aynen kaldı.
60 trilyon kazanacaklar
İlk defa 4 Aralık 2006’da yapılan ihale, iki kez tek teklif veren firmanın Albayraklar olması gerekçesiyle iptal edilmiş, 15 Şubat 2007’deki son ihale ise tek teklif olsa da gerçekleşeceği açıklanmasına rağmen ertelenmişti. Değişen şartname koşulları bu ihalenin neden ertelendiğini de ortaya çıkarmış oldu. Firmanın yılda 60 milyon YTL kar edeceği tahmin ediliyor. (İstanbul/EVRENSEL)

Dört firma teklif verdi
İETT Genel Müdürlüğünün üç defa ertelediği Ayazağa Garajı ihalesi bu sefer gerçekleştirildi ve ihaleye 4 firma taklif verdi. İETT Genel Müdürlüğünde yapılan ihaleye, Güneş-Albayrak A.Ş. 682.5 bin YTL, Eurobus Invest-Metropolitan-Yeni İstanbul Halk Otobüsleri-İstanbul Halk Ulaşım-Öz Ulaşım A.Ş. 700 bin YTL, Turex-Efatur A.Ş. 750 bin YTL ve Kara Turizm-Hilal Meşrubat-Teknik Katı Atık Yönetimi A.Ş. ise 850 bin YTL geçici teminat bedeli ile katıldılar.Teklifleri değerlendirecek olan ihale komisyonu, firmaların yeterliliklerini inceledikten sonra gerekirse fiyat artırımı ve serbest pazarlık usulü ile ihaleyi karara bağlayacak.

Tüm Bel Sen: İki kat peşkeş
Gazetemize konuşan Tüm Bel Sen 4 No’lu Şube Başkanı Halim Gürbüz yeni şartname ile ihaleyi kazanacak firmanın 108 trilyon affa uğradığını onaylayarak, “Bu özelleştirmenin bir peşkeş olduğu zaten söylüyorduk. Değiştirilen şartname ile peşkeş üstüne peşkeş eklenmiş oldu. Halbuki sadece 2006 yılında Ayazağa Garajına bağlı hatlardan 60 trilyon kazanıldı. Bu rakamlar İETT’nin kendi rakamları. Neredeyse ihale için üzerine para verecekler. Şartname eski haliyle bile kuşkuluydu bunun üzerine ilk ihale bedelinin yarısını affediyorsunuz. İhalenin iptalini istiyoruz” dedi
Öte yandan ihale öncesinde İETT Genel Müdürlüğü önünde eylem yapan Tüm Bel-Sen’liler, İETT’nin parça parça tekellere teslim edilmeye çalışıldığını söyleleyerek ihalenin iptalini istediler.

Thursday, February 22, 2007

hukuk köşesi

SORU: Biz işçiler, çalıştığımız işyerinde ücretlerin ödenmesi ile ilgili problemlerle çok sık karşılaşıyoruz. Ücretlerimiz hiçbir zaman gününde ödenmiyor. Hep daha öncelikli ödemeler oluyor ve bizim ücretlerimiz sürekli geç ödeniyor. Bazen bir sonraki ay ödendiği dahi oluyor. Bu durum, zaten zor geçinen bizleri daha da sıkıntıya düşürüyor. Bazı arkadaşlar bu şartlar altında artık çalışamayacaklarını söylüyorlar. Eğer işi bırakırlarsa kıdem tazminatlarını alabilirler mi? Hakkımızı alabilmek için başka ne gibi yollar vardır?

CEVAP: İşçinin iş sözleşmesini derhal fesih hakkı İş Kanunu’nun 24. maddesinde düzenlenmektedir. Bu maddedeki düzenlemelere göre iş sözleşmesini; ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller başlığı altında düzenlenen, “ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa” hükmüne dayanarak feshetme hakkınız bulunmaktadır. Haklı sebeple derhal fesih söz konusu olduğu için ihbar tazminatını alabilmeniz mümkün olamayacaktır.
Ayrıca, ücretinizi alabilmek için kullanabileceğiniz diğer bir yol da İş Kanunu’nun 34. maddesinde “ücretin gününde ödenmemesi” başlığı altında düzenlenen hükümlerdir. Buna göre ücreti, ödeme gününden itibaren 20 gün içinde ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. İş görme borcunu yerine getirmeme, sayısal olarak toplu olarak yapılsa bile bu durum, grev olarak nitelendirilmeyecektir. Bu şekilde iş görme borcunu ifa etmeyen işçilerin iş sözleşmeleri feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz. Dolayısıyla işyerinizde ücretini alamayan işçiler, birlikte bu haklarını da kullanabilirler.

Thursday, February 8, 2007

Ankara ve kentin ruhu

Hüsnü Öndül-

Ankara’da on iki yılı aşkın iktidarda olan bir zihniyet var. Bu zihniyet nezdinde hayat, iki nokta arasındaki mesafeden ibaret. ‘İki nokta arasındaki mesafeden ibaret’ sözü eksik bir söz. O iki nokta arasındaki mesafeyi düz çizgi olarak gören ve düz çizgiyi taşıtlar için çizen bir zihniyet iktidarda.
Kentin kişiliğine müdahalede bulunuyor her gün.
Ruhuna.
Elinde kazma.
Elindeki kazma, bir kültürü de simgeliyor.
Tiyatro, sinema, resim, heykel, kültür salonları yok bu kültürde. Bölgesel ya da evrensel ölçekte bilimsel, kültürel etkinliğin ev sahipliği yok bu kültürde.
Ulus’a da (Ankara’nın tarihi kent merkezi) müdahale edecekmiş. Aman ha! Yıktığınız, yok ettiğiniz yeter. Bırakın bu halde kalsın. Kentin tarihine, kültürüne saygılı bir yönetim döneminde yapılır düzenlemeler. Bırakın, kalsın!
Bulvar’ı zincirlerle kuşatmıştı bir zamanlar. Yıllarca sürdü, zincirli, kelepçeli hayatı, Kızılay’ın tam orta yerinden geçen Atatürk Bulvarı’nın.
Kentli haklarından habersiz bir yönetim, elindeki kazmayı, kentin tarihine, çevresine, fiziki durumuna sallıyor.
Hayat iki nokta arasındaki mesafedir o anlayışa göre. Bir yerden bir yere, en kısa zamanda ve taşıtla gitmekten ibaret hayat. “İki nokta” da kullanılıyor. Kentin merkezindeki kavşaklar ve köprüler, trafik yoğunluğunu bir noktadan başka bir noktaya aktarma işlevi görüyor. Köprüler insanların evlerinin, işyerlerinin camlarının dibinden geçiriliyor (Tarihi Sıhhiye meydanındaki (u) köprüsü, Mithatpaşa Caddesi’nin Ziya Gökalp Caddesi ile kesiştiği noktadaki köprü). Aktarma yapılan yığılmalar bir süre sonra köprüler ve kavşakların içinde, tünellerde oluşuyor.
Dün Kuğulu Park’tan geçip, Hürriyet Ankara Temsilciliği’nin bulunduğu Cinnah Caddesi’ne gittim. PTT’de işim vardı. Tüneli gördüm. Hürriyet’in önündeki tüneli. Atatürk Bulvarı’ndan Cinnah’a uzanan tüneli. Bulvarı, ta eski TRT binasının oradan delik deşik eden, büyükelçiliklerin sıralandığı bir mekanı lime lime eden tüneli gördüm.
Ankara, Cumhuriyet’in başkenti idi ve şehircilik açısından çok önem verilen bir kentti.
Yol üstünde bir usta, bir vatandaşa, belediye başkanından duyduğunu aktarıyordu:
- Buradan havaalanına hiç ışıklara takılmadan gideceksin!
Bu kadar işte. Usta kendisine öğretileni tekrarlıyordu.
Yerel yönetimin bakış açısı bununla sınırlıydı.
Ulaşım hakkı var ve fakat dolaşım hakkı yok.
Bulvar, bulvar olmaktan çıkarılıyormuş, bulvarın estetiği yok ediliyormuş, bunun önemi yok.
12 Eylül döneminde başlamıştı Atatürk Bulvarı üzerindeki tüp geçit uygulamaları. Atanmış belediye başkanı kondurmuştu bulvarın tam orta yerine tüp geçitleri. Geçitler birbiri takip etti. Şimdi Kızılay ve civarı, üst ve alt geçitlerle çevrilmiş durumda. Ve tünellerle delik deşik edilmiş kentin tüm alanları. Meydanlara hiçbir sıcaklık beslemeyen bir yönetim var. Her meydan, inşaat firmaları için kavşak yapılacak yerdir artık. Alt ve üst geçitler, kavşaklar ve tünellerden ibarettir artık kent.
Ankara kentine, kentin fiziki ve tarihsel dokusuna tarih bilincinden yoksun eller kazma vurmaktadır.
Şehircilik ilkeleri hiçe sayılmaktadır.
Kentli hakları ihlal edilmektedir.
Ankara kentinin dokusuna ve ruhuna zarar verilmektedir.
Kent ağlamaktadır.

Ve Ayşe Teyze küresel ısınmayı yarattı!

Yücel Sarpdere-sarpdere@gmail.com

Çevre ve Orman Bakanımız, küresel ısınma meselesini çözdü!
Elbette bu iyi haber!
Ki, bakanlık çözüm yeridir.
Gerçi sayın bakanımız küresel ısınma meselesini çözmüyor…
Çözüm yolunu gösteriyor!
Olsun…
Bakan oldu diye küresel ısınmayı da o çözecek değil ya!
O, nedenleri niçinleri ortaya koyacak…
Çözüm yolunu gösterecek…
Nitekim neymiş küresel ısınma?
Ne sera gazları… Ne asit yağmurları…
Ne yok edilen, yağmalanan yağmur ormanları…
Ne savaşlar… Ne kimyasal silahlar…
Nükleer bombalar… Yakıp yıkmalar…
Ne tarımda aşırı kullanılan kimyasal bileşimler, gübreler, hormonlar…
Ne onlar ne de bunlar…
Bunları yaratanlar mesuliyet yüklenmeyecek, bu işle ilgilenmeyecek.
Küresel ısınmayı Ayşe teyze çözecek!
Çünkü böyle buyurdu bakan!
Demek Kyoto sözleşmesine de imza atmayan Ayşe Hanım’mış da!…
Dünya, Amerika falan diye yanlış anlamış!
Ah Ayşe Teyze ah!
Meğersem evde sessiz sessiz oturur gibi yaparken iklimleri şaapmış!
***
Bakan beyin diğer bir güzel yanı da şu:
Sadece görevi Ayşe Teyze’ye vermekle kalmıyor, vecibeleri de sıralıyor:
Ayşe Teyze çeşmeyi fazla açık tutmayacak…
Bulaşık makinesini tam doldurup çalıştıracak.
Makinesi yoksa?
Bakın, bakan bey bu noktaya açıklık getirmemiş.
Bu kendisinin bir eksikliği olup, sanırız kısa zamanda giderir.
Ayşe Hanım başka ne yapacak?
Fazla elektrik harcamayacak…
Kim bilir belki de kocasını evde sera gazı çıkartmaması için uyaracak!
Bunun için kuru fasulye tüketimi azalacak!
Bakan bey ise Sinop’a nükleer santral yapacak!
Yatağan da bacalar zehir kusacak!
Amerika, Avrupa ve diğer sanayisi gelişkin ülkeler kar için dünyayı zehre boğacak!
Bunlar küresel ısınmaya neden olmayacak.
Fakat Ayşe Teyze yok mu Ayşe Teyze!
Çamaşırı biraz fazla çitileyince küresel felaket yaşanacak!
Peki, sayın bakanım;
Ayşe Teyze’ye başka ne görevler düşüyor?
Mesela iğne ipliği kapsa, ozon tabakasındaki deliği yamasa!
Buzdolabını kapıp buzullara kadar gitse…
Eriyen buzulları kalıplara koyup yeniden buz haline getirse…
İklimlere okuyup üflese…
Kyoto Sözleşmesi’ne imza atsa…
Ayşe Teyze’ye bunları da hatırlat sayın bakanım…
Ki, madem küresel felaketi başımıza bu teyze açtı, mesuliyetten kaçmasın!

Monday, February 5, 2007

Elektrik faturasını 1 gün geciktiren karanlıkta kalır

8 milyar 350 milyon YTL'lik alacağını tahsil edemeyen elektrik dağıtım kurumları son ödeme tarihini geçiren vatandaşlara elektrik kesme cezası yağdırdı. Borç 15 gün içinde ödenmezse tüketicinin aboneliği de iptal ediliyor.

Referans Gazetesi'nde Pınar Arat imzasıyla yer alan haberde özelleştirmesi seçim sonrasına kalan, diğer taraftan 8 milyar 350 milyon YTL'lik alacağını tahsil edemediği için nakit sıkıntısına düşen elektrik dağıtım kurumları yapamadıkları zammın faturasını vatandaşa kesmeye başladı. Cezai yaptırımlarını sessiz sedasız ağırlaştıran Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ), son ödeme tarihini geçen faturalara elektrik kesme cezası yağdırdı. Daha önce 3 ay ödenmeyen faturalar dahi sadece gecikme faiziyle cezalandırılırken, şimdi bir günlük gecikme bile karanlıkta bırakabiliyor.

Bunun için abonelere herhangi bir ihbarda bulunulmadığı gibi, geçmiş dönem borcu olmasa dahi kesme cezası uygulanıyor. Hatta borç, 15 gün içinde ödenmezse, tüketicinin aboneliği iptal ediliyor ve saat sökülüyor. Bu da aboneye daha ağır bir yük getiriyor. TEDAŞ yetkilileri, "Bundan sonra böyle. Artık 30 YTL'yi aşan faturalar için hemen cezai işlem başlatıyoruz. Özelleştirme sürecindeyiz. Yönetmeliklere göre ödemesini geciktirenleri cezalandırma hakkımızı kullanıyoruz" açıklamasını yaptı. Elektrik Mühendisleri Odası Eski Başkanı Ali Yiğit, "Özelleştirme sürecinde bazı kurumlar 'Bakın kimsenin gözünün yaşına bakmıyoruz" imajına soyunabiliyor" dedi.

Yeni uygulamadan elektriğinin kesilmesi ile haberdar olan aboneler ise mahkemeye gitmeye hazırlanıyor.

KAMUOYUNA DUYURULMADI

Elektrik dağıtım şirketlerinin yeni ceza uygulaması, yaklaşık 5 ay önce devreye sokuldu. Şirketler, bununla ilgili kamuoyuna herhangi bir duyuruda bulunmadı ancak elektrik faturalarının arka yüzünde yer alan uyarı ibarelerinin içeriği değiştirildi. Daha önce kaçak kullanım, sözleşme şartları, tahsilat noktaları gibi bilgileri kapsayan uyarı maddeleri arasına, "Son ödeme tarihine kadar faturasını ödemeyen abonelerin elektriği, Enerji Piyasası Denetleme Kurumu (EPDK) Yönetmeliği hükümlerince kesilir" ibaresi eklendi.

Yeni sisteme göre 54 milyonluk elektrik faturasını geciktiren abone birkaç günlük gecikmeden dolayı 8 YTL'lik bir açma kapama cezası ödüyor. Aynı dönemde ilginç bir uygulamaya daha giden BEDAŞ gibi elektrik dağıtım kurumları, çalışan abonelerin ödemelerini yapabilmeleri için cumartesi günleri açık olan tahsilat noktalarını da kapattı.

LİSTE SONUNDAKİLER ŞANSLI

Yeni uygulama borcunu geciktiren tüm aboneler için geçerli değil. Bunun nedeni ise kurumların yaptığı listeler. Bir BEDAŞ yetkilisi, bu durumu şöyle açıklıyor: "Kurum çalışanlarının sayısı sınırlı. Bu nedenle de listeler tam anlamıyla yapılamıyor. Listenin başında olanlara cezayı kesiyoruz ama listenin sonuna kadar gidemediğimiz için her geciktirene ceza kesemiyoruz. Yani listenin sonundakiler şanslı aboneler."

Liste altında kalan ve herhangi bir uyarı almadığı halde karanlıkta kalan abonelerden biri Vesile Basmacı. Doğalgaz ve telefonun da elektrikle birlikte kapandığına dikkat çeken ve mahkemeye başvurmaya hazırlanan Basmacı, "Faturamı geciktirdiğim için zaten gecikme faiziyle cezalandırılıyorum. Hem faiz ödüyorum hem elektriksiz kalıyorum. Üstelik elektrikle birlikte ısınma ve iletişim hakkımı gasp etmiş oluyorlar" açıklamasını yaptı.

Monday, January 29, 2007

Enerji aydınlatacak mı karartacak mı?


Enver Şat-enversat@mynet.com

Bu yıl hiç iyi başlamadı. Yapılanlara ve yapılacağı söylenenlere baktığımızda ise durumun daha da kötüleşeceği açıktır.
Enerjinin özelleştirilmesi basit bir ticari faaliyet değildir. Örneğin; Sümerbank’a ait ayakkabı fabrikasının özelleştirilmesiyle, enerjinin özelleştirilmesinin aynı şey değildir. Sümerbank ya da Tekel’e ait bir işletmenin özelleştirilmesi demek; halkın alın teri göz nuruyla yapılan birikimlerinin bir kısmının önce yerli sömürgenlere, sonra da direk emperyalist sermayelere gitmesi demektir. Bu olay elbette ki kötüdür, savunulacak bir tarafı yoktur, ülkenin ve halkın zararına olan bir uygulamadır ve buna karşı mücadele etmek gerekir. Ama enerjinin özelleştirilmesi, bir anlamda ülkenin özelleştirilmesidir. Bu ülkeyi dağıtacak en önemli uygulama enerjinin özelleştirilmesidir. Enerjinin emperyalist sermayenin eline geçmesi ise; iç savaştan beter bir durum ortaya çıkartacaktır. Çünkü ekonominin tekrar ayağa kalmasının önü kesilmiş olacaktır.
Elimde Makine Mühendisleri Odası’nın “Enerji Politikaları Yerli, Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Raporu” var. Zaman zaman bu rapordan alıntılar yapmaktayım yazılarımda. Değerli bir çalışma. Ayrıca Mustafa Kadıoğlu’dan aldığım Elektrik Mühendisleri Odası’nın “Türkiye Karanlıkta Kalmasın Elektrik Özelleştirilemez” isimli broşürü bulunmakta. Halkın aydınlatılması için güzel bir çalışma yapılmış.
EMO’nun broşüründe de belirtildiği gibi enerjideki özelleştirmeleri uluslararası büyük şirketler ve özel sektör ısrarlı bir şekilde istemektedirler. Bunun önemli bir nedeni enerji sektörünün çok karlı bir alan olmasıdır. Ama olayı sırf bu kısmıyla değerlendiremeyiz. Çünkü enerjinin özelleştirilmesi; aynı zamanda ekonominin denetiminin de bu kesimlerin eline bırakılması demektir.
Küresel anamalcılık daralan kâr payını artırabilmek, en azından şimdiki durumunu koruyabilmek için hizmet sektörüne, tarım, enerji, bilişim gibi alanların getirimine göz dikmiş durumda. Emperyalizmle işbirliği içerisinde olan yerli firmalar bu alanlardaki özelleştirmelerden şimdilik kaydıyla oldukça büyük karlar elde edeceklerdir. Ama zaman içerisinde ellerindeki işletmeleri gene bu küresel güçlere kaptırmaktan kurtulamayacaklardır. Çünkü her ne kadar dolar milyarderi zenginlerimizin sayısı 26 kişiyi bulmuş olsa da; bizdeki burjuvazi hem emperyalist sermayenin eklentisi durumundadır, hem de emperyalist sermayeyle boy ölçüşecek güçte değildir. Anamalcılığın geldiği bu küreselleşme ortamında, anamalcı düzen içerisinde kalkınmayı hedefleyen ülkelerde, “milli sermaye”, veya “milli burjuva”dan söz edilemez. Günümüz koşullarında bizim gibi “çevre ülkelerde” milli sermaye ancak kamu sermayesidir. Kamunun elindeki kurumların elden çıkartılması; ulusal ekonominin uluslararası tekellere devredilmesinden başka bir şey değildir.
Şimdi enerjinin ulusal yatırım olmaktan çıkmasının ne anlama geldiğini sanırım enerjinin ekonomideki rolüne baktığımızda daha iyi anlamaktayız. Bir ülkede ve dünyada, enerjiyi elinde bulunduran güçler, etki alanları içerisindeki coğrafyada ekonomiyi de ellerinde bulunduracak güce sahip olurlar. Çünkü enerji olmadan hiçbir ekonomik faaliyet olamaz. Enerjinin ucuz ve güvenilir olması veya olmaması ise o ülkede ekonominin kaderini belirlemektedir. Bu nedenledir ki; enerjiye sahip çıkmak, ülkeye sahip çıkmaktır.
Kısacası bir ülkeyi tek bir kurşun atmadan köleleştirip, onun yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürmek istiyorsanız, ekonomisinin denetimini ele geçirmeniz yeterlidir. Ondan sonra bırakın gönderlerinde kendi bayrakları dalgalansın. Hatta onlara dev boyutlarda bayraklar yaptırıp, dev gibi direklere astırın. Her fırsatta milli marşlarını okumalarını teşvik edin ki onlar bağımsız olduklarını sansınlar.
Sahi, ekonominin dizginleri kimlerin elinde?

ABD’de onbinler işgale karşı yürüdü

ABD’nin başkenti Washington’da onbinlerce savaş karşıtı, Irak işgalini ve Bush’un işgal stratejelerini protesto etti

ABD’de onbinlerce savaş karşıtı, Irak işgalini ve ABD Başkanı George Bush’un işgal politikalarını başkent Washington’da büyük bir eylemle protesto etti.
Ülkedeki birçok işgal karşıtı örgütün ortaklığında düzenlenen eyleme; asker aileleri, gaziler ile yedek askerler, bazı Demokrat Parti üyesi Kongre üyeleri ile Jane Fonda, Sean Penn, Susan Sarandon ve Tim Robbins gibi ünlü sinema oyuncuları da destek verdi. Başkent Washington’daki ulusal anıtın önünde toplanan onbinlerce kişi, “Irak’ta işgale son”, “Birlikleri hemen eve getirin” sloganları attı.
‘Daha fazla askere hayır’
Başkentteki savaş karşıtları, Irak’taki işgalin son bulmasını, Amerikalı askerlerin derhal geri getirilmesini talep ettikleri eylemde ayrıca, ABD Başkanı George W. Bush’un, “yeni Irak stratejisi” doğrultusunda Irak’a ek asker gönderme planlarına da karşı olduklarını belirttiler.
Tertip komitesi, eyleme 100 binden fazla işgal karşıtının katıldığını ifade ederken “bu sayının, Irak işgali başladığından bu yana başkent Washington’da toplanan en büyük kalabalık olduğunu” vurguladı.
ABD’nin en batısındaki California eyaletinde de San Francisco, Los Angeles ve Sacramento kentlerinde, daha küçük boyutlu olarak işgal karşıtı protesto gösterileri düzenlendi. Washington’daki eyleme, ABD’nin 40 ayrı bölgesinden bin 400’ü aşkın yerel örgüt, binlerce aktivist ve insan hakları savunucusu katıldı.
ABD Kongresi’nin hemen dışındaki eylemle, Bush hükümeti üzerinde işgal politikalarının sona erdirilmesi için baskı kurmayı amaçladıklarını vurgulayan işgal karşıtları, savaşa daha fazla bütçe ayrılmasına da tepki gösterdiler. İki saat boyunca süren gösteri, renkli görüntülere de sahne olurken bazı asker aileleri ise Irak’ta kaybettikleri yakınlarının resimlerini taşıdılar.
Bush’a net mesaj
Eylemi düzenleyen örgütlerden “Barış ve Adalet için Birlit Grubu” (UPJG) üyesi Hani Halil, eylemcilerin yeni seçilmiş olan Kongre’ye açık bir mesaj gönderme istediğini belirterek “Kongre, Amerikalıların Irak’taki savaşa karşı olduğunu anlamalıdır” ifadelerini kullandı.
Başkentteki eyleme, 100’ün üzerinde Irak gazisinin katıldığını belirten “Barış Gazileri” örgütü yöneticisi Michael McPhearson, bunun yanı sıra özellikle Vietnam’da görev yapmış olan birçok askerin de gösteride hazır bulunduğunu belirtti.
Hawaii eyaleti emekli valisi ve Irak’taki işgale ortak olmayı reddeden, bu yüzden askeri mahkemede yargılanan ABD’li asker Ehren Watada’nın babası Robert Watada ise “Binlerce askerimiz ve yüzbinlerce Iraklı, bu savaş yüzünden canından oldu. Fakat biz halen Kongre’yi, Bush’a engel olmaya zorluyoruz” diye konuştu.
Irak’ta görev yapan 19 yaşındaki oğlunun resmini taşıyan Anne Chay ise “Savaş, Bush’un savaşı. Bizim evlatlarımızın orada olmasının bir anlamı yok” dedi. Eyleme katılan New Yorklu öğrenci Stephanie ise Amerikalı öğrencilerin Irak işgalini desteklemediklerini belirterek “Irak’a girmemizin hiçbir mantıklı tarafı yoktu. Daha fazla asker göndermek ise daha da mantıksız” diye konuştu.
Oyları ‘savaş bitsin’ diye verdik
Bazı göstericilerin anayolları da kapadığı eylemde, kalabalığa seslenen askeri istihbarat uzmanı çavuş Tassi McKee ise (26), hava kuvvetlerine “vatanseverlik ve üniversite masraflarını karşılamak için katıldığını” belirterek “Fakat Irak’a gittikten sonra, yalanları daha iyi görmeye başladım” ifadelerini kullandı. Amerikalıların son Kongre seçimlerinde, Irak’taki birliklerin artırılması için değil geri çağrılması için oy verdiklerini belirten “Washington Birleşik Kiliseleri Kongresi” başkanı papaz Graylan S. Hagler, “Oy verdiğimiz zaman, tek düşündüğümüz birliklerimizin eve geri getirilmesiydi” dedi.
Diğer yandan Beyaz Saray yönetimi, eyleme ilişkin bir açıklama yayınladı. Beyaz Saray sözcüsü Gordon D. Johndroe tarafından okunan açıklamada, “Başkan Bush, ifade özgürlüğünün ülkemizin en büyük özgürlüklerinden biri olduğuna inanıyor. Amerikalıların, Irak savaşı konusundaki kafa karışıklıklarını anlıyor ve yeni Irak stratejisinin bunu aşacağını düşünüyor” ifadelerini kullandı. (DIŞ HABERLER)

Fonda, yıllar sonra yeniden alanlarda
ABD’nin başkenti Washington’daki gösteriye, bazı işgal karşıtı sinema oyuncuları ile sanatçılar da katıldı.
Uzun yıllar önce Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen gösterilerde aktif rol alan ünlü sinema oyuncusu Jane Fonda, 34 sene aradan sonra ilk defa Washington’daki savaş karşıtı protestoya katılarak “Sessiz kalmak artık bir seçenek değil” dedi.
Fonda, onbinlerce Amerikalıya ithafen yaptığı konuşmada ayrıca, “Görünen o ki yeniden aktif olmanın zamanı geldi. Yeniden sesimizi yükseltmenin zamanı geldi. Sessiz kalmak artık bir seçenek değil. Fakat burada olmamız, geçmişten, en önemlisi de Vietnam Savaşı’ndan ders almadığımızı gösteriyor” dedi.
Aktör ve yönetmen Sean Penn de ABD Kongresi’nin, Irak işgalini durdurma yönünde etkili önlemler almaması durumunda, 2008 seçimlerinde halk tarafından cezalandırılacağını söyledi. Mitingde, sinema oyuncuları Susan Sarandon ve Tim Robbins de birer konuşma yaptı. (DIŞ HABERLER)

Tuesday, January 23, 2007

Funk

funk, groove kavramının üzerine kurulu bir müzik türüdür, bol slap'li bir heavy bass line, chicken scratch gitar ritmleri, aksak ve bol zil vurgulu davul beat'leri, sağlam horn aranjmanları, yine oldskool tarzda prophet veya obx synth'den çıkacak funky bir tını, sağlam perküsyon ve cowbell darbeleriyle bu kavram tamamlanır... herbie hancock ve james brown'ın çıkardıkları söylenir fakat the meters, tower of power, bar kays gibi gruplar funk'ı tanımlayan isimler olmuşlardır.. funk öyle tek başına bir müzik türü değildir, belirli türlere ayrılmıştır, o yüzden çoğu kişi iki parça horn kuplesi duydu diye:
''ehehe disco lan bunlar abimin gençliğinde dinledikleri şeyler iste..''
diye garip yorumlar yaparlar, özellikle 70'lerin sonunun funk müzikalitesi disco/pop izlenimi verir, evet doğrudur ama yine de hepsi disco/funk diye kategorize edilemez. funk kendi arasında dallara ayrılır:

*sophisticated funk yani hafif pop etkileşimli funk alanında:

the brothers johnson
l t d*
brooklyn bronx and queens band
invisible man s band
dayton
keni burke
faze o
norman connors
rafael cameron
kool and the gang*
ray parker jr and raydio*
bbq band
earth wind and fire*
kleeer
narada michael walden
elusion
marc sadane
peter brown
rj s latest arrival
eastside connection
patrice rushen *
gq
fat larrys band
players association
mfsb
crown heights affair
one way
players association
musique
a taste of honey
change
starpoint
lee dorsey
aurra
atlantic starr
bobby thurston
the sos band
ashford and simpson
teena marie
the commodores
prince
billy ruffin
cameron
stargard
mcb
candy bowman
breakwater
kleeer
skyy
yarborough and people
instant funk
chic
con funk shun
twennynine
new horizons
dexter wansel
five stairsteps
atmosfear
al hudson
first choice
switch
esg
positive force
unlimited touch
charles veal
carl carlton
chris mills
cliff dawson
side effect
high fashion
sunfire
shotgun*
brainstorm
mantus
kwick
zoom*...

*minneapolis funk yani prince'in öncülüğünü yaptığı zaman zaman sert ama çoğunlukla hissiyatlı ve synth katkılı 80'lerde oluşmuş nu wave funk alanında:

alexander o neal
prince
jesse johnson
ready for the world
timex social club
glenn jones
club nouveau
levert
colonel abrams
cashflow
cherelle
the time*
kashmere...

*hardcore funk yani sapına kadar pop etkileşimsiz (dönemine göre pop etkileşimi de görülebilir) pure-funk alanında:

james brown
chocolate milk
mystic merlin
the jbs
james knight and the butlers
slave
cameo
parliament
henry mancini
funk inc
booker t and the mg s
captain sky
gil scott heron *
whatnauts
isley brothers
chicago gangsters
melvin bliss
t m stevens
kool and the gang *
george clinton
funkadelic
jerry knight
the fatback band
stretch
bootsy collins
general caine
the headhunters
brass construction
bootsy s rubber band
pleasure
vaughan mason and the crew
the counts
new birth
babe ruth
michael henderson
mass production
tower of power
the meters
graham central station
bar kays
skull snaps
isaac hayes
mighty ryeders
kay gees
war
harvey mason *
the voices of east harlem
one way
the blackbyrds
dennis coffey
the gap band
tyrone thomas and the whole darn family
ozone
webster lewis
lakeside
rick james and stone city band
brick
ingram
wild cherry
mandrill
sun *
rhythm heritage
jimmy castor bunch
jimmy mcgriff
heatwave
rose royce
the average white band
dynamic corvettes...

*electro funk yani synth ve vocoder katkılı 80'lerin başindaki furyada:

dazz band
d train
active force
newcleus
the system
hashim
twilight 22
west street mob
midnight star
ollie and jerry
break machine
jonzun crew
peech boys
mtume
planet patrol
timex social club
zapp*
tom tom club
active force...

*jazz funk veya fusion alanında:

herbie hancock
jimmy smith *
eddie henderson
james mason
gary bartz
bobby hutcherson
bobbi humphrey
the crusaders
alphonse mouzon
eugene mcdaniels
eumir deodato
lonnie liston smith
jimmy ponder
larry young
sonny rollins
richard groove holmes
stanley clarke
johnny hammond
jack mcduff
lenny white
george duke
bernard wright *
rodney franklin
patrice rushen
marcus miller
grover washington jr
tom browne
roy ayers *
bobby lyle
ron carter
dexter wansel
leon ware
idris muhammad ve aklima gelmeyen daha niceleri...

*british funk yani ada menşeili ve soul/jazz'in etkisini hissettirdiği akımda:

freeez
uk players
shakatak
central line
f.b.i
olympic runners
hi tension
level 42
beggar and co
the real thing
incognito
light of the world...

*deep funk yani hardcore funk'in daha sert ritmler ve deneysel melodilerle bezenmiş türünde:

bohannon
dyke and the blazers
incredible bongo band
b.t. express önemli isler çikarmis ve taninan gruplardir..

Monday, January 22, 2007

Ara Güler

Ara Güler yada istanbul fotografcısı, 16 Ağustos 1928'de İstanbul'da doğdu. Lisedeyken film sütüdyolarında sinamacılığın her dalında çalışırken Muhsin Ertuğrul'un tiyatro kurslarına devam etti. Çünkü Rejisör veya oyun yazarı olmak istiyordu. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlarken aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine devam etti. 1958'de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto muhabirliği görevlerini üstlendi. 1961'de askerlik görevini tamamladı ve Hayat Dergisi'nde fotograf bölüm şefi olarak çalışmaya başladı. Aynı yıllarda Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajans'ına katıldı ve İngiltere'de yayımlanan Photography Annual antalojisi onu dünyanın en iyi yedi fotografcısından biri olarak tanımladı. Yine o yılda ASMP'ye (Amerikan Dergi Fotografcıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edildi. 1962'de Almanya'da çok az fotoğrafcıya verilen Master of Leica ünvan'ını kazandı. İsviçre'de çıkan Camera dergisinde kendisine özel bir sayı ayırdı. 1964'de Mariana Noris'in ABD'de basılan Young Turkey adlı yapıtında fotografları kullanıldı. 1967'de Japonya'da çıkan Photography of the World anttolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotografı yayınlandı. 1967'de Kanada'da açılan İnsanların Dünyasına Bakışlar sergisinde, 1968'de New York Modern Sanatlar Galerisi'nde düzenlenen Renkli Fotografın On Ustası adlı sergide aynı yıl Almanya'da, Köln'de Fotokina Fuarı'nda yapıtları sergilendi. 1970'de Türkei adında fotograf albümü Almanya'da yayımlandı. Sanat ve Sanat tarihi konularındaki fotografları ABD'de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre'de Skira Yayınevi tarafından kullanıldı. 1971'de Lord Kinross'un Hagia-Sophia (Ayasofya) kitabının fotograflarını çekti. Yine Skira yayınevince Picasso'nun 90.yaşünü için yayınlanan Picasso Metamorphose et unite adlı kitap için Picasso'nun foto-röportajını yaptı. 1972'de Paris Ulusal Kitaplık'ta sergisi açıldı. 1975'de ABD'ne davet edildi ve birçok ünlü Amerikalının fotograflarını çektikten sonra Yaratıcı Amerikalılar adlı sergisini Dünyanın birçok kentinde sergiledi. Yine aynı yıl Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan Kahramanın Sonu adlı bir belgesel film çekti. 1979'da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin foto muhabirliği dalındaki Birincilik ödülü'nü aldı. 1980'de fotograflarının bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı Fotograflar adlı kitabında basıldı. 1986'da Hürriyet Vakfı'nca basılan Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı Mimar Sinan kitabı'nı fotografladı. Aynı kitap 1987'de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989'da Ara Güler'in Sinamacıları kitabı basıldı. 1991'de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı'nın (Cevat Şakir Kabaağaclı) The Sixth Continent adlı kitabını fotoğrafladı. Bu arada Bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yaptı ve bunları Magnum ajansı ile dünyaya duyurdu. Bu arada İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi bir çok ünlü kişi ile roportajlar yapmış ve fotograflarını çekmiştir. En ünlüsü fotografcılara poz vermeyen Picasso Roportajı'dır. Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotografları 1992'de Fransa'da, ABD ve İngiltere'de Sinan, Architect of Soliman the Magnificent adlı kitabı yayımlandı. Aynı yıl Living in Turkey adlı kitabı İngiltere, ABD ve Singapur'da Turkish Style başlığıyla, Fransa'da Demeures Ottomanes de Turquie adıyla yayımlandı. 1994'de Eski İstanbul Anıları, 1995'de Bir Devir Böyle Geçti, Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü, fotograf kitapları yayımlandı. Ara Güler'in fotografları Paris Ulusal Kitaplık'ta, ABD'de Rochester Georg Eastman Müzesi'nde Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu'nda bulunmaktadır. Köln Mueseum Ludwing'de Das Imaginare Photo Museum'da fotografları sergilenmektedir. Ara Güler, Türk fotografının ustalarından birisi olarak dünya fotograf tarihinde de seçkin bir yere sahiptir. Belgeci bir fotograf biçiminin ustası olması ona ün kazandırmıştır.

Ve fotoğraf çekmeye devam ediyor...

sabah kahvaltısı

Memleketimizin kurnazlıklarıyla ünlü kentlerinden biri de, malumunuz üzere Kayseri’dir. Kurnazlık kelimesi belki de biraz kaba kaçacak birazdan bahsedeceğimiz mevzuya; buna, desek desek, teşvik için geliştirilmiş bir yaratıcı düşünüce diyebiliriz herhalde. Havasından mıdır, suyundan mıdır bilemiyoruz ama böyle orijinal fikirler hep Kayseri’den çıkıyor.
Kayseri Organize Sanayi Bölgesinde metal iş kolunda faaliyet gösteren bir firma, sabah namazını teşvik etmek için yerel bir gazeteye ücretsiz kahvaltı dağıtacakları ilanını vermiş. Kayseri’de yayınlanan ‘’Kayseri Gündem’’ gazetesinin, birinci sayfasında yer alan ilan şöyleymiş: ‘’Duyuru-Ocak ayı içerisinde sabah namazına katılan herkese kahvaltı ikramımızdır. Adres: Amele Pazarı Mevkii Güneş Hastanesi karşısı...” falan filan...
Adını vermeyen bu firma sahibini bu yaratıcı düşüncesinden ötürü tebrik ediyoruz. Ve bu tür teşviklerini geliştirmesini bekliyoruz. Misal fazladan, iki rekat kılan kişilere ekstra sucuklu yumurta, namaz sonundaki dualarda, söz konusu firma için önümüzdeki yıl için maksimim kar dileyen katılımcılara ekstra olarak bal kaymak vaat etsin. Bunları yaptığınız katılım en az bir %20-30 oranında değişecektir. Yoksa kuru ekmekle iki zeytine kimse tatlı uykusundan feragat etmez efendim. Bizden söylemesi...

Patronlar işçiye tazminat ödemiyor

Kıdem tazminatının kaldırılmasını isteyen patronlar, Diyarbakır’da fiili olarak bu hakkı gasp ettiler

Türkiye’de patron örgütleri ve hükümetler, işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı haklarını budayan yasalar çıkarmak için çalışıyorlar. Diyarbakır’da ise patronlar, herhangi bir yasanın çıkmasını beklemeden, işçilerin en temel haklarını gasp etmiş durumda.
Diyarbakır’da işçilerin en çok başvurduğu avukatlardan biri olan İsmail Dolap, patronun, işe aldığı işçiye boş senetlere, “Kıdem ve ihbar tazminatımı, fazla mesai ücretimi, yıllık iznimi vs. aldım” yazılı belgelere imza attırdığını söyledi.
Bu nedenle özel sektörde çalışan işçilerin büyük çoğunluğunun, işten çıkarılırken tazminat almadığını belirten Dolap “Bu durum adeta Diyarbakır’da yazılı olmayan bir yasa gibi uygulanıyor” diye konuştu. Dolap, bu yolla işçilerin tüm haklarının ellerinden alındığını, yasal yoldan haklarını aramalarının da önüne geçildiğini anlattı.
Burada yasa yok!
Şimdiye kadar hastanelerde çalışan taşeron işçiler, güvenlik şirketlerinde çalışan personel, baraj işçileri, mermer ve tekstil fabrikalarından işçilerin patronlara karşı hakkını mahkemelerde savunan İsmail Dolap, Diyarbakır ve bölgede, çalışma yasalarının uygulanmadığını söyledi. Dolap, yasalarda son yıllarda işçilerin lehine bazı değişiklikler yapıldığını ancak patronların bu yasalara uymadığını dile getirdi.
İşe iade davlarının çoğunlukla işçinin lehine sonuçlandığını belirten Dolap, “İşçi lehine sonuçlansa da patron, kötü niyet tazminatı ödeyerek işçiyi işe almıyor. Burada yasa ve mahkeme kararı, işçinin lehine olmasına rağmen işveren, 4 aylık ücret tutarında tazminat vererek ya da hiç vermeyerek işe geri almıyor” diye konuştu.
Dolap, mahkeme kararlarının uygulanmasında da ciddi sıkıntılar yaşandığını kaydetti.
İşçi hakkı insan hakkıdır
Diyarbakır ve bölgede, işçilerin çalışma yasaları ve sosyal güvenlik hakkında bilgisiz ve bilinçsiz olduğunu söyleyen Dolap, şunları dile getirdi: “İşçilerin lehine olan yasaların etkin uygulanabilmesi için işçilerin bilinçlenmesi ve kendi haklarının farkına varması gerekiyor. Sivil toplum örgütleri işçilere, eğitim ve bilinç vermeli. Seminerler düzenlenmeli. Çünkü Diyarbakır’da çalışma yaşamında da birçok ağır hak ihlali yaşanıyor. Bölgedeki çalışma koşulları çok ağır, alınan ücret çok az ve bunlar büyük hak ihlalleri olarak görülmeli. Asgari ücretle, ağır çalışma koşullarında çalıştırılmak; ağır bir insan hakları ihlalidir. Asgari ücretle çalışan birçok müvekkilimin; kredi kartları nedeniyle, ev kirasını ödeyemediği için ya da başka ihtiyaçlarını karşılayamadığı için icralık olduğunu biliyorum.” (Diyarbakır/EVRENSEL)

Saturday, January 20, 2007

Ankara da yeşil otobüs tartışması

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı i.Melih Gökçek, yeşil halk otobüslerinin, sözleşme sürelerinin 2007 de dolmasının ardından seferden kaldırılacağını, yerlerine belediyeye ait otobüslerin konulacağını bildirdi.
Büyükşehir Belediyesi nden yapılan yazılı açıklamaya göre Gökçek, yeşil halk otobüslerinin sözleşme sürelerinin 2007 yılı Nisan ayında dolmasının ardından trafikten çekileceğini açıklamaları üzerine, otobüs sahiplerinin yürütmeyi durdurma istemiyle belediye aleyhine çeşitli davalar açtığını anımsattı.
Davaların, İdare Mahkemelerince reddedildiğini bildiren Gökçek, alınan kararlar doğrultusunda yeşil halk otobüslerinin, sözleşme sürelerinin dolmasının ardından seferden kaldırılacağını belirtti. Gökçek, seferden kaldırılan otobüslerin yerlerine belediyeye ait yeni otobüslerin konulacağını kaydetti.

Emekçi çocukları cehalete mahkum

‘Emekçi çocukları cehalete mahkum’

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Sosyal Politika Araştırma ve Uygulama Merkezi ile Halkevleri’nin, Türkiye’nin 20 farklı yerleşkesinde, 2 bin 170 kişi ile yapılan yüz yüze görüşmeden çıkan sonuç, emekçilerin giderek yoksulluğa ve eğitimsizliğe mahkum edildiğini açıkça ortaya koydu. Ankete katılanlardan 14-20 yaş grubundakilerin yüzde 70’inin ilkokul ve altı, sadece okur yazar oldukları görüldü.
Halkevleri ile SBF’nin ortak çalışması, “Anadolu’da Yoksulluk ve İşçi Sınıfının Yeni Kompozisyonu” adlı araştırma ve anket sonuçları dün Halkevleri’nde düzenlenen basın toplantısı ile duyuruldu. Halkevleri MYK üyesi Özgür Tüfekçi, neoliberalizmin dayattıklarının sonucu olarak yoksul halk kitlelerinin geçirdiği toplumsal dönüşümü araştırma ile ortaya koyduklarını söyledi.
Türkiye nüfusunun yüzde 90’ını kapsıyor
Araştırma sonuçları hakkında bilgi veren A.Ü. SBF Öğretim Üyesi Doç. Dr. Metin Özuğurlu, Türkiye’nin toplumsal gerçekliğine ışık tutan bir araştırma yaptıklarını söyledi. Araştırmalarının esas aldığı kesimin Türkiye nüfusunun yüzde 90’ını kapsadığını kaydeden Özuğurlu, İstanbul, İzmit, Bursa, Eskişehir, Bursa-İnegöl, Ankara, İzmir, Salihli, Denizli, Kütahya Tavşanlı, Mersin, Adana, Antalya-Altınova, Antakya, Hopa, Trabzon, Zonguldak, Batman, Diyarbakır ve Gaziantep olmak üzere 20 farklı yerleşkede 2 bin 170 kişiye anket uygulandığını, kritik sorulara yanıt vermeyenler ile ön analiz sonucu eledikleri dışında 1825 anketi dikkate aldıklarını söyledi.
Ankette, sendikalı, iş güvenceli ve sosyal güvencesi olan geleneksel işçi, sendikasız, iş güvencesiz ancak sosyal güvencesi olan güvenceli-yeni işçi ve örgütsüz, iş güvencesi ve sosyal güvencesi olmayan güvencesiz-yeni işçi kıstaslarını kullandıklarını aktaran ve “Genç emekçi nüfus adeta cehalete mahkum edilmekte. Emekçi çocukların cehalete itildiklerini somut olarak gördük” diyen Özuğurlu, ankete katılan 14-20 yaş grubundaki gençlerin yüzde 70 oranında ya sadece ilkokul mezunu ya da diplomasız, sadece okur-yazar olduğunu söyledi. Özuğurlu, anketten, gençlerin yüzde 90’lar oranında ilkokul altı, güvencesiz işçi grubunu oluşturduğunu gördüklerini ifade etti.
‘Mülksüzleşerek göç’
Özuğurlu, köyden kente göçün hız kaybetmeden devam ettiğini, ancak 60-70 ve 80’lerdeki göçle, 1990’lardan sonrasını kapsayan göçlerin farklı olduğunu dile getirdi. Yeni göçlerin büyük oranda mülksüzleşme sonucu olduğunu da kaydeden Özuğurlu, yeni göçlerin artık köyde bağı-toprağı kalmadığının altını çizdi. Bu, göç edenlerin tamamına yakınının da kentlerde güvencesiz, yeni işçileri oluşturduğuna işaret eden Özuğurlu, geleneksel işçilerin köyle bağı bulunurken, güvencesiz yeni işçilerin köy bağlantılarının olmadığını da dile getirdi.
Yeni göçlerin eskisinden bir farkının da öncekilerde kente göçle modern aile toplumuna geçiş söz konusu iken, sonraki göçlerde bunun da olmadığını, göçlerde ortalama nüfus sayısı 4 iken, yeni göçlerde nüfus ortalamasının 4.5-5 olduğunun da altını çizen Özuğurlu, “yeniden bir feodalleşme, gelenekselleşme sürecine” işaret etti.
Gelir düzeyi düşük
Bölgesel asgari ücret tartışmalarına atıfta bulunarak, aslında bunun fiili olarak gerçekleştiğini ankette gördüklerini kaydeden Özuğurlu, göç sonunda sayıları artan güvencesiz yeni işçilerin günlük gelirlerinin kişi başına 4 YTL olduğunu, fiziksel gereksinimlerin sadece asgari düzeyde sağlandığını söyledi. Geleneksel işçi ile güvencesiz işçi arasındaki ücret makasının da iyice açıldığını, 800’lere ulaştığını kaydeden Özuğurlu, benzer bir farkın çalışma saatlerinde de yaşandığını dile getirdi.
“Artık 8 saatlik işgünü tarihe karışmış” diyen Özuğurlu, ankete katılanların yüzde 75’inin 9 ve üzerinde, yüzde 44’ünün 9-10, yüzde 30’unun da 11-14 saat çalıştıklarını kaydetti.
Türkiye’nin istihdam yaratmayan büyümesine işaret eden Özuğurlu, “Büyüme emek üretkenliği ile artıyor. Emek sömürüsü artırılarak büyüme sağlanıyor. İstihdam yaratmayan büyümenin sırrı burada, çalışma saatlerini uzatarak, üretkenliği artırma” diye konuştu.

Thursday, January 18, 2007

Hasankeyf’le vedalaşma…

Hasankeyf’le vedalaşma…
Başka bir yerde ya da başka bir proje ile gerçekleştirilmesi olanaklı olan barajlar mı daha önemli, yoksa eşi bulunmaz ve geri getirilemez kültürel değerlerimiz mi? Bu sorunun yanıtını bizde olduğu kadar şaşkınca arayan bir başka ülke var mıdır bilemiyorum. Ancak alınan kararlara ve dillendirilen niyetlere bakılırsa, artık ülkemizde yıllardan bu yana tartışma konusu olan, duyarlı kesimlerin direnişiyle bugüne kadar korunabilen Alianoi ve Hasankeyf gibi değerlerle vedalaşma günü yaklaşmış gibi görünüyor. Gösterdiği yoğun çabaya rağmen Hasankeyf’le vedalaşmanın kendi dönemine rastlaması nedeniyle Hasankeyf Belediye Başkanı Sayın Abdulvahap Kusen’in kendi kendine yaşadığı içten hesaplaşmayı, özrünü ve çaresiz çağrısını içeren satırlarına, yaşanan gelişmelerde parmağı olanların kendi iç hesaplaşmalarına faydası olur umuduyla yer vermek istiyorum. Söz Abdulvahap Kusen’de; Onbinlerce kez özür diliyorum! “Eğer Ilısu Barajı Projesi bu şekilde hayata geçirilirse, bugünün emanetçileri olarak bizler, insanlık tarihine ihanet etmiş olmayacak mıyız? Öbür dünyada boğazımıza yapışmayacaklar mı? Öbür dünyaya alnımızda kara leke ile gitmeyecek miyiz? Nasıl affettireceğiz kendimizi? Onlara özrümüzü nasıl kabul ettireceğiz? Nasıl özür dileyeceğiz sizden ey miraslarına ihanet ettiğimiz insanlık tarihi? Ey Hurri Medeniyeti! Ey Mittani Medeniyeti! Ey Sümerler! Akadlar! Asurlar! Özür diliyoruz. İlmik ilmik, nakış gibi işlediniz Hasankeyf’i. Binlerce mağarayı çekiçle var ettiniz. Barınaklar yaptınız. Üzerinden insanların geçmesi için dünyanın en büyük taş köprüsünü kurdunuz. Doğu ile batıyı birbirine bağladınız. İnsanların hayatını idame ettirmesi için İpek Yolu’na geçit verdiniz. Savaşlarla teslim alınmayacak kadar sağlam kaleler yaptınız. İnsanların bugüne gelmesinde ışık oldunuz. Kültürümüzle övünmemize öncülük ettiniz. “Biz varız” dediniz. Yarattığınız kültürel ve tarihî değerlerle adeta belgenin altına vurulan mühür gibi, “bizler sizlerden önce buraların sahibiyiz” dediniz. Cevabımız ne olacak? “Evet, doğrudur ama emanetinize ihanet ettik, tahrip ettik, yok yettik, özür diliyoruz mu” diyeceğiz. İfade edecek kelime bulamıyorum yüce Allahım. Ne talihsiz bir insanım. Ne günah işledim de bu ihanet benim belediye başkanlığı yaptığım bu döneme denk geldi. Duygu doluyum, ağlamak istiyorum. Ey tarih af diliyorum. Ama affetmeyeceğinizi de biliyorum. Yine de özür dilerim! Ey İyad Bin Ganem! Ey Halid Bin Velid! Ey İslamın aslanları, sizden de özür dilerim. Sizler ki Hasankeyf’te çağ kapatıp çağ açtınız; Bizans’ın piskoposluk merkezini yok ederek, Hasankeyf’i İslam bayrağıyla şereflendirdiniz. Burası için binlerce şehit verdiniz. Ey şehitler! Sizden de binlerce defa özür dilerim. Şahadetinizle sahip olduğumuz bu yere İslamı yayması için gelen başta Peygamberimiz’in yakın akrabası İmam Abdullah’ın ve eşsiz komutanı Yukanna’nın mezarını sulara gömdük. Kemiklerini sızlattık. Sizler bize şaheser sayılacak bir mekân verdiniz. Bizler türbenize ve kemiklerinize sahip çıkamadık. Yüce Allahım affet bizi. Yine de özür diliyorum! Ey Artuklu! Sizden de özür diliyoruz. Sizler ki bu dünya karanlıkta iken, medreseler kurdunuz, ilim yaptınız, tıpla uğraştınız, insanlık soyunun sağlığı için hizmet ettiniz. Mühendislik yaptınız, robotlar yaptınız, astronomi ile uğraşıp ay ile dünya arasındaki mesafeyi ölçtünüz. Köprüler, hanlar, camiler yaptınız. Bizleri başkentlik gibi bir şeref verdiniz ve ortaçağda dünyanın en mamur ve en görkemli şehirleri arasına soktunuz. Yetiştirdiğiniz alimlerle dünyaya ışık saçtınız. Bizler ne yaptık? İhanet ettik. Yaptıklarınızı tahrip edip, tarihinizi karanlık ve soğuk sulara gömdük. Sizden onbinlerce kez özür diliyorum! Ey Selahaddini Eyyubi! Sizlerden de özür diliyorum. Sen ki İslamiyet için Haçlı Seferleri’ne karşı Hasankeyf’te göğsünü siper ettin. İslam bayrağını yücelttin. Kudüs’te İslam bayrağını dalgalandırdın. Bizler sizin için ne yaptık? Güzellik timsali minarelerinizi, camileri, medreseleri, sarayların sahipleri olan torunlarının, başta Sultan Süleyman olmak üzere kemiklerini çamur deryasına, balçığın altına gömdük. Sizlerden de onbinlerce kez özür diliyorum. Ve Allah’a sığınıyorum. Bu büyük suçumuzu affetmesini diliyorum. Ey atalarım! Ey dedelerim! Ey ninelerim! Ey babalarım! Ey analarım! Sizlerden de özür diliyorum. Bizleri insanlığa yararlı bir evlat olmamız için dünyaya getirdiniz. Saçınızı bizler için süpürge ettiniz. Yemediniz yedirdiniz, içmediniz içirdiniz. Bizler ne yaptık? Nurol Firması’nın temsilcisi ve Ilısu Konsorsiyumu’nun proje koordinatörü Yunus Bayraktar Bey’in engin dehası ve zekası sayesinde içinde yaşadığımız ve yaşarken hayatın tadını bulduğumuz mağaralarımızdan zorla çıkarılıp, hemen mezarınızın karşısında modern Hasankeyf kuruldu. Karşıdan bakarak arada üzerinizde suyun kaç metre olduğuna dair tahminlerde bulunmanın zevkini tattık. Dişinizden, tırnağınızdan artırdığınız paralarla, aldığınız toprakları bize teslim ederken, bizler de kamulaştırma yolu ile satarak hayatın tadını çıkarttık. Kemiklerinizin çamur ve balçıkla kaplı eksi 40-50 derecedeki suyun üzerinden jetskilerle, sörfle hız yaparak yaşamın zevkini bulduk. Biliyoruz ruhunuz bize lanet yağdırıyor. Ama ne yapalım? Hayırsız evladınız, ecdadım sizlerden özür diliyor. Ey gelecek kuşaklar! Sizlerden de özür diliyorum. Kültürel mirası görme hazzını tattıramadık. Çaresiziz, hiç istemiyoruz ama yapamıyoruz. Özür diliyorum, özür diliyorum. Acaba bu özrümüz kabul edilecek mi? Hiç sanmıyorum. Ama insanlık tarihinden özür dilemek için yine de geç kalınmış değil.”
e-posta: nuyar@mynet.com

2 aydır evdeyim



Borpan şirketinin aylıkları her defasında geçiktirme politikasına ve vurdumduymazlığına istifa ederek cevap vermemin üzerinden 2 ay geçti. İlk günler çok rahat ve özgürdüm. Nasıl olsa yeni bir iş bulabilirim havalarındaydım. 2-3 hafta esneyerek geç kalkarak geçirdim.Sabahlara kadar film izliyordum ve bu arada hiç bilmediğim web sitesi tasarımında bile ilerleme kayd ettim. İlk web sitemi kurdum.www.digitalangles.com

Evden dışarı çıkmak bile işkence oldu. Ankara'dan 50 dk. işkence niteliğinde yeşil halk otobüslerin içinde bir yolculuk uzaklıktayız. Bunu göze alamıyorum son bir aydır.

En kısa zamanda toplum içerisinde mesai saatlerine dönersem fena olmayacak.